LOGOTERAPİ

Viktor E. Frankl (1905-1997)

Biyografi*
Logoterapi’nin kurucusu olan Viktor Emil Frankl 1905 yılında Viyana’ da, Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. İlk ve ortaöğretim yıllarında tıp ve felsefeye ilgi duydu. Almanya’da Hitler’in iktidarı ele geçirmesi ile birlikte yayılan faşizm ve Yahudi düşmanlığı, Almanlar tarafından işgal edilen topraklarda da etkisini aynı şiddette gösterdi ve Frankl bu gelişmelerden yakından etkilendi. Eşi, annesi, babası, kız ve erkek kardeşi ile birlikte Frankl, Naziler tarafından tutuklanarak, filmlere de konu olan Auschwitz ve Dachau ölüm kamplarına gönderildiler. Nazi toplama kamplarında 1943-1946 yılları arasında kız kardeşi dışında bütün aile üyeleri Naziler tarafından gaz odalarında öldürülen Frankl, kendi deyişiyle bu cehennemden sağ çıkmayı başardı.
Frankl, insanın düşünebileceği en kötü koşullara bile direnerek ve mücadele ederek, göğüs gerebileceğini söyler. Freud ve Adler’den sonra “3. Viyana Okulu” olarak adlandırılan Logoterapi ekolünü, toplama kampı deneyimlerine dayanarak geliştirdi. Çağımızda insanın en önemli psikolojik sorununun, yaşamda anlamsızlık ve varoluşsal boşluk olduğunu ileri sürmektedir. Eserleri dünya dillerinin bir çoğuna çevrildi ve satış rekorları kırdı. Auschwitz Toplama Kampı’nda tutuklu olarak kaldığı süre içinde on binlerce Yahudinin gaz odalarında ya da işkence ve ağır çalışma şartları altında nasıl öldürüldüğünü gözlemledi. İnsanın ölüm ve acı karşısında aldığı tavır Logoterapi ekolünü geliştirmesinde etkili oldu. Savaş sonrasında birçok ülkede logoterapi seminerleri verdi ve öğrenci yetiştirdi.
Nazi toplama kamplarında 1946 yılında özgürlüğüne kavuşan Frankl, 1946-1970 yılları arasında Viyana Nöroloji Polikliniği’nde görev yaptı. Bu yıllar Frankl’ın en üretken olduğu yıllar olarak nitelendirilmektedir. Kalp rahatsızlığı nedeniyle 1997 yılında ölünceye kadar otuz civarında kitap ve onlarca makale yazdı. Eserlerinden, “İnsanın Anlam Arayışı” ve “Duyulmayan Anlam çığlığı” isimli kitapları Türkçe’ye çevrilmiştir.

* Karahan, T., F. & Sardoğan, M., E. (2004) Psikolojik Danışma ve Psikoterapide Kuramlar. Samsun: Deniz Kültür Yayınları

1. İnsanın Doğası
Birey üç boyutu ya da yönü olan bir bütünlüktür: somatik ya da bedensel, zihinsel (mental) ya da psikolojik ve ruhsal. Sözü edilen ilk iki boyut (fiziksel ve zihinsel) kalıtsal faktörleri ve doğuştan getirilen dürtüleri içermektedir. Freud, Adler ve Jung psikoanalitik kuramlarında bu boyutların, özellikle de psikolojik boyutun, anlaşılmasına önemli katkıda bulunmuşlardır. Ancak insanın ayırt edici özelliği olan ruhsal boyutu ihmal etmişlerdir (Patterson ve Watkins, 1996).
Logoterapi üçüncü boyut üzerinde durur. Ruhsal boyut, insanı diğer canlılardan ayıran bu üç özelliğin ilkidir. Ruhsal boyut fenomonolojik olarak anlık öz farkındalıklarda ortaya çıkmakla birlikte kaynağı ruhsal bilinçdışıdır. Vicdan, aşk ve estetik bilinç ruhsal boyutun ürünüdür (Patterson ve Watkins, 1996).
2. Temel Kavramlar
Logoterapi Yunanca ‘anlam’ anlamına gelen ‘logos’ ve terapi sözcüklerinin bileşiminden oluşmaktadır (Frankl, 1997). Logoterapistin görevi danışana yaşamında bir anlam ve amaç bulmasına yardımcı olmaktır (Ivey, Ivey ve Simek-Downing, 1987). Logoterapi anlam yoluyla terapi anlamına gelmektedir. Bu düşünce diğer terapi yöntemlerinin savunduğu “terapi yoluyla anlam” düşüncesinin tamamen tersi bir anlayışa sahiptir. Logoterapiyi, Rogers’ın dinleme becerileri ve Perls’in etkileme becerilerinin dengelendiği bir terapi yöntemi olarak tanımlamak mümkündür (Ivey, Ivey ve Simek-Downing, 1987).
2.1. İstek Özgürlüğü (Freedom of will)
Frankl varoluşsal terimini üç şekilde kullanmaktadır. Birincisi var olmanın insana özgü tarzını, yani varoluşu anlatmak için, ikincisi varoluşun anlamı için, üçüncüsü ise kişisel varoluşta somut bir anlam bulmaya yönelik arayışı, yani anlam istemi içindir (Frankl, 1997).
İnsanlar istek özgürlüğüne sahiptirler. İnsanlar kendi kişiliklerini belirlemekte özgürdürler ve kendilerinden ne yaptıklarından sorumludurlar (Nelson-Jones, 1995).

2.2. Anlam İstemi (Will to meaning)
Yaşamda anlam arayışı, insan davranışlarını yönlendiren temel güdüdür (Nelson-Jones, 1995). Bu anlam, sadece bireyin kendisi tarafından bulunabilir. Bunun yanı sıra insan kendi idealleri ve değerleri için yaşayabilme ve hatta ölme yetisine de sahiptir (Frankl, 1997).
İnsanın anlam arayışı “içgüdüsel dürtülerin ikincil bir ussallaştırılması” değil yaşamdaki temel bir güdüdür (Frankl, 1997). Logoterapi, birey tarafından gelecekte yerine getirilecek olan anlam üzerinde odaklanmaktadır. Özgürlük, sorumluluk ve sevgi logoterapinin üzerinde durduğu ve bireye yüklediği değerler arasında yer almaktadır. İnsanı kurtaran ve yaralarını saran tek şey sevgidir. İnsan özgürdür, kendi seçimine dayalı olarak kabul ya da reddedebilir. Logoterapide insan olmak sorumlu olmak demektir (Karahan ve Sardoğan, 2004).
Frankl, Auschwitz Toplama Kampı’na tutuklu olduğu dönemlerde geleceğe yönelik hedefleri ve yerine getirilmesi gereken görevleri olduğunu düşünen tutukluların, yaşlı ve güçsüz olmalarına rağmen hayatta kalmayı başarabildiklerini görmüştü.Yaşlı ve güçsüz tutuklular açlık, aşırı soğuk, işkence ve ağır çalışma şartlarına mucizevi bir şekilde direnirken, diğer taraftan genç ve atletik görünümlü ancak yaşama dair hedefleri olmayan tutukluların kamptaki şartlara dayanamadıklarını intihar ettiklerini veya öldüklerini gözlemlemiştir. Frankl’a göre acı da yaşama anlam katan bir durumdur ve eğer acıdan kaçınmak mümkün değil ise acıyı yaşamın bir parçası olarak görmek, insanları intihardan kurtarıyordu ve direnç kazandırıyordu.
2.3. Varoluşsal Engellenme (Existential frustration)
Frankl’a göre insan varoluşunun anlamı kadar, insanın yaşamında anlam bulmaya yönelik arayışı da insan davranışını etkileyen temel bir güçtür. İnsanlar uğruna yaşayacakları bir amaç ve anlama ihtiyaç duyarlar ve insanın bu yöndeki anlam arayışı engellendiğinde ‘varoluşsal engellenme’ ortaya çıkar ve bu durum nevroza neden olabilir (Frankl, 1997).
Bu tip nevrozlar için Frankl, geleneksel anlamdaki, yani ruhsal kökenli (psikojenik) nevrozlara karşıtlık içinde, noöjenik nevroz terimini kullanmaktadır (Frankl, 1997). Noöjenik nevrozlar, varoluşsal sorunlardan kaynaklanmakta olup, altında anlam arayışının engellenmesi yatmaktadır. Anlam arayışının engellenmesi aynı zamanda bir çatışmayı da yaratmaktadır.
2.4. Noöjenik Nevrozlar
Neojenik Nevrozlar, itkilerle içgüdüler arasındaki çatışmalardan değil, daha çok varoluşsal sorunlardan kaynaklanmaktadır. Bu tür sorunlar arasında anlam isteminin engellenmesi büyük bir rol oynamaktadır.
Frankl’a göre her çatışma zorunluluk gereği nevrotik değildir. Bir ölçüde çatışma normal ve sağlıklıdır. Benzer bir şekilde acı çekmek her zaman için patolojik bir olgu değildir, acı nevrotik bir semptom olmaktan çok, özellikle varoluşsal engellenmeden kaynaklanıyorsa, insanca bir başarı da olabilir. Varoluşsal engellenme kendi içinde patolojik olmadığı gibi, patojenik de değildir. Bir insanın yaşamın yaşamaya değer oluşuna ilişkin kaygısı, hatta umutsuzluğu, varoluşsal bir bunaltıdır. Ama kesinlikle bir ruh hastalığı değildir. Böyle bir durumda terapistin görevi, varoluşsal gelişim ve gelişme krizi boyunca danışana yol göstermektir (Karahan ve Sardoğan, 2004).
2.5. Ortak Nevrozlar
Çağımız kaygı çağı olarak tanımlamakla birlikte bugün kaygının geçmiş zamanlara oranla daha yaygın olduğu da kesin değildir. Ancak modern insanın belirli bazı özellikleri vardır ki bunlar nevroza benzemektedir. Bu özelliklerden ilki II. Dünya Savaşı ve atom bombasının gelişimi ile ilişkili gibi görünen insanların uzun dönem hedeflerinin olmadığı, yaşam karşısında plansız ve günlük bir tutumdur. İkincisi ise insanların yaşam karşısında kaderci bir tutum sergilemeleridir. Frankl bu tutumu da II. Dünya Savaşına bağlamaktadır. Bu tutum kişinin kendi yaşamını planlamasının imkansız olduğu düşüncesine dayanmaktadır (Patterson ve Watkins, 1996).
Üçüncü belirti ortak (kolektif) düşünmedir. İnsanlar bu şekilde kitleler içinde kaybolmaktadırlar. Dördüncü belirti ise fanatizmdir. Kolektif düşünme eğilimde olan kişi kendi düşüncesini yok sayarken fanatik olan kimse diğer insanların düşüncelerini yok saymaktadır. Ona göre yalnızca kendi fikri değerlidir. Sonuç olarak bu dört belirti insanın sorumluluk korkusu ve özgürlükten kaçışına kadar dayanmaktadır (Patterson ve Watkins, 1996).
2.6. Noö-Dinamikler ve Psikolojik Sağlık,
Frankl’a göre insanın anlam arayışı içsel denge yerine içsel gerilim yaratabilir. Aslında psikolojik sağlığın vazgeçilmez önkoşulu da bu gerilimdir (Frankl, 1997). İnsanın, en ağır kamp şartlarında bile yaşamını sürdürebilmesi, yaşamında bir anlam olduğunu bilmesine bağlıdır.
Psikolojik sağlık, bireyin ulaştığı ile ulaşması gereken arasındaki ya da bireyin o anda ne olduğu ile olması gereken arasındaki gerilime dayalıdır. Bu gerilim insanın yapısında bulunmaktadır. İnsanın gerçekte ihtiyaç duyduğu şey, gerilimsiz bir durum değil, daha çok uğruna çaba göstermeye değen bir hedef ve özgürce seçilen bir amaç için mücadele etmektir. Frankl bu durumu “noö-dinamikler” olarak tanımlamaktadır. Yani bir tarafında yüklenecek anlam, diğer tarafında anlamı verecek bireyle temsil edildiği iki kutuplu bir gerilim alanındaki varoluşsal dinamikler olarak açıklamaktadır. Bu nedenle terapistler, problemli bireyin ruh sağlığını güçlendirmek istediklerinde, kişinin kendi yaşamında anlam bulma doğrultusunda belli ölçülerde gerilim yaratmalıdırlar (Frankl, 1997).
2.7. Varoluşsal Boşluk (Existential Vacuum)
Varoluşsal boşluk yirminci yüzyıl ve sonrasında görülen yaygın bir olgudur. Bunun nedeni insanlık tarihinin başlarında insanın, bir hayvanın davranışlarını belirleyen ve güvence altına alan bazı hayvanca içgüdülerini kaybetmiş olmasıdır. Buna ek olarak insan, davranışlarını yönlendiren geleneklerin hızla azaldığı son gelişme döneminde bir başka kayıpla daha yüz yüze gelmiştir. Hiçbir içgüdü ona ne yapacağını söyleyemez. Hiçbir gelenek ona ne yapması gerektiğini söyleyemez; bazen gerçekte neyi istediğini bile bilemez. Bu durumda ya diğer insanların yaptığı şeyleri yapmayı arzulayacak (komformite) ya da diğer insanların kendisinden yapmasını istedikleri şeyleri yapacaktır (itaat).
Varoluşsal boşluk; can sıkıntısı, durgunluk ve boşluk duygusu olarak yaşanır (Altıntaş ve Gültekin, 2003).
Yaşamlarında anlamsızlık duygusu ağır basan bireyler, uğruna yaşamaya değer bir anlam bilincinden yoksun kalarak, iç dünyalarında oluşan boşluk duygusuna yani varoluşsal boşluğa yakalanmışlardır.
Yirminci yüzyılın ortalarında ilerleyen otomasyon ve gelişen teknolojiyle birlikte insanların boş zamanlarında ciddi bir artış olmuştur. İnsanlar yeni kazandıkları bu boş zamanlarda ne yapacaklarını pek bilememektedirler (Frankl, 1997). Frankl, bu konuya “pazar günü nevrozunu” örnek vermektedir. Hafta içinin yoğun temposundan sıyrılan ve kendi iç dünyalarındaki boşluğu fark eden bireyler, tatil depresyonu yaşamaktadır. Depresyon, saldırganlık, madde bağımlılığı ve intihar gibi olguların altında varoluşsal boşluk yatmakta olup, emekli bireylerde ve yaşlılık dönemi krizlerinde de bu durum gözlenmektedir.
Ayrıca varoluşsal boşluğun kendini gösterdiği çeşitli maske ve kılıflar da söz konusudur. Bazen engellenen anlam istemi, en ilkel güç istemi olan para istemi de dahil olmak üzere, bir güç istemi ile temsili bir yoldan dengelenir. Diğer durumlarda engellenen anlam isteminin yerini haz istemi alır. Varoluşsal engellenmenin bir çok durumda cinsel dengeleme ile sonuçlanmasının nedeni budur. Bu tür durumlarda cinsel libidonun, varoluşsal boşlukta serpilip yayıldığını gözlemleyebiliriz (Frankl, 1997).
2.8. Yaşamın Anlamı (Meaning of Life)
Logoterapi, yaşamda anlam arayışının insan davranışlarını yönlendiren temel bir güdü olduğu düşüncesine dayanmaktadır. Frankl’a göre yaşamın anlamı insandan insana, günden güne, saatten saate farklılık göstermektedir. Önemli olan genelde yaşamın anlamı değil, daha çok belli bir zaman diliminde insan yaşamının özel anlamıdır. Nasıl ki, satrançta “en iyi hamle” diye bir şey yok ise, aynı şey insan varoluşu içinde geçerlidir. Bireyin, soyut bir anlam arayışına girmemesi gerekir (Frankl, 1997). Her bireyin yaşamında özel bir mesleği, özel dostları, özel hobileri ve uğruna mücadele edeceği idealleri bulunmaktadır. Frankl, yaşamdaki her durumun insana meydan okuduğunu ve çözülecek bir dizi sorun ile insanı karşı karşıya bıraktığını ileri sürmektedir. Her birey yaşam tarafından sorgulanmakta ve sorumlu olarak yaşama karşılık vermektedir. Bu nedenle logoterapi insan varoluşunun özünü sorumlulukta görmektedir.
Logoterapi hastanın kendi sorumluluklarının tam olarak farkına varmasını sağlamaya çalışır; bu nedenle kişiye, neye karşı, ne için ya da kime karşı sorumlu olduğunu anlaması seçeneğinin bırakılması gerekir. Frankl’a göre (1997) psikoterapistler arasında, hastalarına değer yargıları empoze etmeye en az eğilimli olanlar logoterapistlerdir. Çünkü logoterapide hastanın yargılama sorumluluğunu doktora yüklemesine kesinlikle izin verilmez.
Logoterapi öğretmediği gibi vaaz da vermez. Mantık yürütmeden olduğu kadar ahlaki değerleri canlandırmaktan da uzaktır. Logoterapistin rolü bir ressamdan ziyade bir göz uzmanının oynadığı roldür. Ressam bize dünyayı kendi gördüğü haliyle aktarmaya çalışır; göz uzmanı ise dünyayı gerçeke olduğu gibi görmemizi sağlamaya çalışır.
Frankl’a göre yaşamın gerçek anlamı kişinin kendi içinde ya da kendi ruhunda değil, dünyada keşfedilmelidir. Bu temel özelliği “insan varoluşunun kendini aşkınlığı” olarak adlandırmaktadır. Bu, insan olma gerçeğinin, her zaman için, bu ister bir anlam ya da karşılaşacak bir insan olsun, kişinin kendi dışındaki bir şeye ya da birisine yöneldiği anlamına gelmektedir. Kişi hizmet edeceği bir davaya ya da seveceği bir insana kendini adayarak ne kadar çok kendini unutursa, o kadar çok insan olur ve kendini de o kadar çok gerçekleştirir (Frankl, 1997).
Yaşamda anlam her zaman değişebilir, ancak hiçbir zaman yok olmamaktadır. Birey yaşamın anlamını üç farklı yoldan bulabilir.
* Bir eser yaratarak ya da bir iş yaparak,
* Bir insanla etkileşime girerek ya da bir şey yaşayarak ve
· Kaçınılmaz olan acı durumuna karşı bir tavır geliştirerek.
2.9. Sevginin Anlamı (Meaning of love)
Frankl, yaşamda anlam bulmanın temelinde bireyin sorumluluklarını almasını görmekte, anlam bulmanın diğer yolu olarak sevgiyi göstermektedir. Bir başka insanın kişiliğinin en derinindeki çekirdeğinden kavramanın tek yolu sevgidir. İyilik, doğruluk, doğayı sevmek ve insanı sevmek, yaşama anlam katan önemli değişkenlerdir. Frankl, insan kişiliğini kavramanın tek yolu olarak sevgiyi görmekte ve insanın sevmediği sürece, başka insanlarının özünün farkına yaramayacağını ifade etmektedir. Sevgi yoluyla birey, sevdiği insanın sahip olduğu potansiyelleri görebilir ve potansiyellerini gerçekleştirmesine yardımcı olabilir.
Logoterapide sevgi, yüceltme anlamında cinsel dürtülerin ve içgüdülerin bir yan olgusu olarak yorumlanmaz. Sevgi de cinsellik kadar temel bir olgudur. Normalde cinsellik sevginin bir dışavurum biçimidir (Frankl, 1997).
2.10. Acının Anlamı (Meaning of suffering)
Yaşamda anlam bulmanın bir başka yolu ise kaçınılmaz olan acıya karşı bir tavır geliştirmektir. Frankl’a göre, birey umutsuz bir durumla karşılaştığında ya da değiştirilemez bir kaderle yüz yüze geldiğinde bile yaşamda bir anlam bulabilir. Birey ancak böyle bir durumda, kişisel bir trajediyi kişisel bir zafere dönüştürebilir, bu sadece insana’ özgü bir durumdur. Birey bu durumu değiştiremeyecek bir noktaya geldiğinde, kendini değiştirme yoluna gidebilir ve acıyı göğüsleyebilir. Birey değişmeyen kaderi karşısında kaderine yönelik tutumunu değiştirebildiği anda, çektiği acıda bir anlam bulabilir. İnsanın temel uğraşı haz almak ya da acıdan kaçınmak değil, yaşamda bir anlam bulmaktır. Acının da bir anlamı vardır.
Kişinin kendi işini yapma ya da yaşamından zevk duyma fırsatından mahrum edildiği durumlar vardır; ancak hiçbir zaman ortadan kaldırılamayacak olan şey, acının kaçınılmazlığıdır. Cesurca acı çekmeyi kabul edince, yaşam da son ana kadar bir anlama sahip olur ve bu anlamı kelimenin tam anlamıyla sonuna kadar korur. Başka bir deyişle yaşamın anlamı koşulsuzdur, çünkü kaçınılmaz acının potansiyel anlamını bile kapsar.
Frankl yaşamda anlam bulmak için acı çekmenin gerekli olmadığını, acıya rağmen insanın yaşamında anlam bulabileceğini (acının kaçınılmaz olması koşuluyla) belirtmektedir. Eğer acı kaçınılabilir bir durum ise, o zaman acıya yol açan nedenin ortadan kaldırılması gerekir (Frankl, 1997).
3. Terapötik Süreç ve Teknikler
Daha önce de değinildiği gibi logoterapistin görevi danışana yaşamında bir anlam ve amaç bulmasında yardımcı olmaktır. Logoterapistler danışanın nasıl bir dünya görüşü oluşturduğunu dikkatlice keşfetmeye çalışırlar. Bunu başardıktan sonra danışanı değişim için desteklemeye niyetli ve hazır olurlar. İnsanlar yaşamlarında anlamı farklı şeylerde bulabilirler. Bir kimse diğerlerine yardım etmekte, bir diğeri bir boş zaman etkinliğinde bir başkası ise günbatımını izlemekte anlam bulabilir. Logoterapinin kendisi için oluşturduğu zor ve önemli görev ise danışanları anlam arayışına sevk etmektir (Ivey, D’Andrea, Ivey & Simek-Morgan, 2002).
Logoterapinin dinleme ile ilgili bölümü Rogers’ın yaklaşımına, etkileme ile ilgili bölümü ise Perls’in yaklaşımına çok yakındır. Daha önce de belirtildiği gibi Logoterapiyi, Rogers’ın dinleme becerileri ve Perls’in etkileme becerilerinin dengelendiği bir terapi yöntemi olarak tanımlamak mümkündür (Ivey, Ivey ve Simek-Downing, 1987).
Frankl’ın geliştirdiği üç teknik, -düşünce odağını değiştirme, paradoksik niyet ve tutumların değiştirilmesi- güncel ve popüler metodoloji ve araştırma alanlarıdır. Frankl’ın “düşünce odağını değiştirme” ve “tutumların değiştirilmesi” teknikleri ile ilgili kavramlarının izlerini bilişsel-davranışçı, akılcı duygusal terapilerde ve yapısal/sistemsel aile teorilerinde görmek mümkündür. “Paradoksik niyet” ise Frankl onu ilk olarak 1929’da kullanmış olsa da hızlı değişim için kullanılabilecek yeni bir anahtar metottur.
Logoterapi terapi sürecinde kullanılan teknikler açısından ele alındığında, nevrotik bireylerde sık sık gözlenen “beklentisel kaygı” durumunu başlangıç noktası olarak ele almaktadır. Bu korku durumunun en tipik özelliği, korkunun tam olarak bireyin korktuğu şeyin olmasına yol açmasıdır. Örneğin, topluluk içinde konuşurken terlemekten veya kekelemekten korkan birey, gerçekte topluluk içinde konuşurken terlemeye veya kekelemeye daha yatkın olacaktır. Burada korku, korkulan şeye yol açmaktadır.
Diğer bir bakış açısı ise, zoraki bir niyetin, zorla arzulanan şeyi imkansız kılmasıdır. Bu aşırı niyete, Frankl, “hiper-yüksek-niyet” demektedir. Örneğin; bir insan mutlu olmak için ne kadar çok uğraşırsa, mutsuz olma olasılığı da o kadar yükselecektir. Burada mutluluk bir sonuç ya da yan ürün olmalıdır. Mutluluk amaç yapıldığında yok edilmiş olacaktır ya da ulaşılması imkansız duruma gelecektir. Burada açıklanan aşırı niyete ek olarak, aşırı dikkat ya da aşırı düşünme de patojenik olabilmektedir.
Frankl’ın öğrencilerinden olan Elisabeth Lukas (1984) danışanların gelişimine ve daha anlamlı bir yaşama doğru yönelmelerine yardımcı olacak dört temel teknikten söz etmektedir (Akt., Ivey, D’Andrea, Ivey & Simek-Morgan, 2002)
3.1. Tutumların Biçimlendirilmesi (Modification of Attitudes): Oldukça açık olumlu yaşam koşullarına rağmen danışanlar kendileri ile ilgili olumsuz tutumlara sahip olabilirler. Ya da birey gerçekten çok ciddi sorunlara sahip olabilir ve bu durumda elinden hiçbir şey gelmiyor olabilir. Her iki durumda da logoterapinin amacı danışanın durumla ilgili düşünce biçimini değiştirmektir. Tutumların değiştirilmesi çoğunlukla, danışanın düşüncelerinin paylaşılması, onunla tartışılması ve olumlu öneriler gibi doğrudan yollarla gerçekleştirilir. Amaç danışanın durumla ilgili yeni bir bakış açısı kazanmasını sağlamaktır. Bilişsel yaklaşımlardaki değişim tekniklerine oldukça benzemektedir. Geçmiş geçmiştir ancak kişinin geçmiş hakkındaki düşünce şeklini ona yaklaşımını değiştirebilir. Geçmiş hakkında olumsuz bir biçimde düşünmek “geçmiş için bir karar vermektir”. Geçmiş yorumlamalarının sorgulanmasının bir sonucu olarak danışan, gelecek için bir karar verir.
Örnek:
Danışman: (Bataklıkta ölümden kurtarılan bir danışanın korku ve suçluluk duygularını dinledikten sonra – “Neden ben? – ) Olumlu olan bir şey var mı? Bütünüyle olumsuz bir deneyim gibi göründüğüne eminim. Olan bitenle ilgili olumlu gördüğünüz herhangi bir şey var mı?
Danışan:Eeee, Aslında kurtulduğumda kendimi iyi hissettim. Korkmuştum, kendimi suçlu hissediyordum. Ama nihayetinde gelip beni kurtarmışlardı.
Danışman: Yani korkmuş olmanıza rağmen yardım almıştınız.
Danışan: Ve biliyor musunuz ne oldu? Beni kurtaran kişilerden biri beni hiç sevmediğini düşündüğüm biriydi.

3.2. Paradoksik (Çelişik) Niyet (Paradoxical Intention): Frankl, paradoksik niyeti 1929′ dan beri kullanmaktadır. Ancak bu tekniğin terimsel tanımını 1939’da yayınlamıştır. Daha sonra bu teknik geliştirilerek bir metodolojiye dönüştürülmüş ve logoterapi sistemiyle bütünleştirilmiştir. O günden bu yana giderek artan çalışmalar, paradoksik niyetin obsesif-kompülsif ve fobik olaylarda etkili bir psikoterapi tekniği olduğunu göstermiştir (Frankl, 1998).
Çelişik niyet adı verilen logoterapi tekniği, korkunun, korkulan şeyi yarattığı ve aşırı niyetin, arzulanan şeyi imkansızlaştırdığı gerçeğine dayanmaktadır. (Bir şeyden ne kadar kaçınırsanız o kadar onun etkisinde kalırsınız; o kaçınmak istediğiniz şeyi ne kadar arzularsanız o kadar da ondan uzaklaşmış olursunuz). Daha açık anlaşılması için basit bir örnek: “diyelim ki, hıçkırığa yakalandınız. Hıçkırmaya devam etmeye çalışırsanız, hıçkırık ortadan kalkacaktır!”
Paradoksik niyetin nasıl çalıştığını anlamak için beklenti kaygısı denen mekanizmayı başlangıç noktası olarak ele almak gerekmektedir. Belli bir semptom, bireyde tekrar ortaya çıkabileceği konusunda bir beklenti yaratır. Ancak korku, her zaman için korkulan şeyi yaratma eğilimi gösterir. Bu nedenle beklenti kaygısı, bireyin olmasından korktuğu şeyi tetikleme eğilimi gösterir. Böylece kendini sürdüren bir kısır döngü oluşur. Bir semptom fobiyi uyandırır, karşılık olarak fobi semptomu kamçılar ve semptomun yeniden ortaya çıkması fobiyi pekiştirir.
Korkunun bir nesnesi de korkunun kendisidir, danışanlar sık sık “kaygı konusunda kaygıdan” söz ederler. Korku korkusu bir çok durumda danışanın kaygı nöbetlerinin potansiyel sonuçlarından duyduğu korkudan kaynaklanmaktadır. Birey bu kaygılar nedeniyle düşmekten, bayılmaktan ya da kalp krizi geçirmekten korkmaktadır.
Korku korkusuna yönelik temel tepki korkudan kaçmaktır. Birey kaygısını alevlendiren durumlardan kaçınmaya başlar, yani korkusundan kaçar. Kaygı nevrozlarının başlangıç noktası budur. Fobiler kaygının yükseldiği durumlardan kaçma çabasından kaynaklanmakta olup, fobinin devamını sağlayan şey de, kaçınma yoluyla kaygıyı azaltma mekanizmasıdır. Korku korkusuna tepki olarak korkudan kaçış, fobik yapıyı oluşturmaktadır. Fobik bozuklukta bireyin korku korkusunu sergilemesine karşılık, obsesif-kompülsif birey kendinden korkmakta, yani intihar edebileceğinden ya da cinayet işleyebileceğinden korkmaktadır. Çünkü bunlar düşünce düzeyinde saplantı haline gelmiştir. Obsesif kompülsif birey, obsesyon ve kompülsiyonlarına karşı mücadele etmektedir. Ne kadar çok mücadele ederse obsesyon ve kompülsiyonlar da o kadar çok güçlenmektedir. Baskı, karşıt bir baskı yaratmakta, bu karşıt baskı da tekrar baskıyı artırmakta ve bir kısır döngü ve bir geri-besleme mekanizması oluşmaktadır. Bu geri-besleme mekanizması nasıl kırılabilir ve korkular nasıl ortadan kaldırılabilir? İşte paradoksik (çelişik) niyet tekniğinin işlevi burada ortaya çıkmaktadır. Danışan fobik belirtiler sergiliyor ise korktuğu şeyi yapmaya, obsesif-kompulsif belirtiler sergiliyor ise korktuğu şeyin olmasını arzulamaya yönlendirilmektedir. Böylece danışanın korkularından kaçmasına ya da korkularıyla mücadele etmesine son verilmiş olur. Böylelikle hastalık yaratan (patojenik) korkunun yerini, paradoksik (çelişkili) bir niyet ya da arzu alır, sonuç olarak da beklenti kaygısının kısır döngüsü kırılmış olur.
Paradoksik niyet tekniği uygulanırken insana özgü mizah yeteneğini harekete geçirmek önemlidir. Mizah insana özgüdür ve insandan başka hiçbir canlı kahkaha atamaz. İnsan kendisiyle eğlenme, kendine gülme ve kendi korkularıyla dalga geçme gibi özelliklere de sahiptir. Terlemekten korkan bir danışan kendisini izleyenlere terlemenin gerçekten neye benzediğini göstermekten ve giysilerini ıslatacak kadar terlediğini düşünmekten zevk alacaktır.
Kişi saplantılarıyla boğuşmaktan vazgeçtiği ve bunun yerine saplantılarını alaycı bir tavırla ele alıp, espri konusu yaptığı anda, kısır döngü kesilmektedir. Birey kendi nevrotik korkularıyla alay etmekle kalmayacak, zamanla korkularını görmezlikten gelmeye başlayacaktır.
Özetlemek gerekirse paradoksik niyet danışandan korkulan ortamlardan kaçınmak yerine, davranışının korkulan sonuçlarını istekli olarak yaratmaya çalışmasını isteyerek, kişiyi korkulan durumla karşı karşıya getirme şeklinde uygulanmaktadır. Örneğin, yalnız yürüdüğü zaman bayılmaktan korkan bir danışandan, yalnız yürüyerek bayılmak için çaba göstermesi istenebilir. Kişi bunu yapamadığını anlar ve bu fobik durumla başa çıkabilecek düzeye gelebilir.
Paradoksik niyet tekniği uyku bozukluklarında da kullanılmaktadır. Uyuyamama kaygısı uyumaya yönelik aşırı bir niyete yol açmakta ve bireyin uyumasını engellemektedir. Bu durumda bireyden, yatağa yattığında uyumaya çalışmak yerine yatakta olabildiğince uyanık kalmaya çalışması istenmektedir. Frankl, paradoksik niyet tekniğinin, her sorunun çözümünde uygun bir teknik olmadığını, özellikle altta yatan beklentisel kaygılı durumların tedavisinde etkili olduğunu vurgulamaktadır.
Çelişik niyet tekniği genellikle saplantlı-zorlanmalı ve fobik olaylarda etkili olmaktadır. Bununla birlikte Frankl bu tekniğin bütün bu tür problemleri yüzde yüz çözen sihirli bir değnek de olmadığını vurgulamaktadır.
Örnek: 1
“Dün bir sınava girmek gerekiyordu ve sınavdan yarım saat önce, kelimenin tam anlamıyla korkudan donup kaldığımı hissettim. Notlarıma baktım, kafamın içi boşalmış gibiydi. Uzun süre çalıştığım konular bana tamamen yabancı geliyordu; bu nedenle paniğe kapıldım: “Hiç bir şey hatırlamıyorum! Sınavı geçemeyeceğim!” Dakikalar ilerledikçe korkumun arttığını, notlarımın daha çok yabancı gözüktüğünü, terlediğimi, notlara her baktığımda korkumun arttığını söylemeye gerek yok!
Sınavdan beş dakika önce, bu ruh halimin sınavda da devam etmesi halinde başarısızlığın kesin olduğunu biliyordum; sonra sizin paradoksal niyet teorinizi hatırladım. “Nasıl olsa başarısız olacağım için, başarısız olmak için elimden geleni de yapabilirim!” dedim kendi kendime. “Bu profesöre öylesine kötü bir kağıt vereceğim ki, günlerce kafası karışacak! Kağıdı tam bir laf salatasıyla dolduracağım ve sorulara kesinlikle ilgisiz cevaplar yazacağım! Ona, bir öğrencinin sınavda gerçekten nasıl başarısız olabileceğini göstereceğim! Bu, onun meslek hayatında aldığı en aptalca kağıt olacak!”
Bu düşüncelerle oyalanırken sınav saati gelmişti ve ben kahkahalarla gülüyordum. İster inan, ister inanma, her soru bana çok anlamlı gelmişti; rahatlamıştım ve garip gelebilir ama, havam müthişti! İyi bir not alarak sınavı geçtim!”
Örnek: 2
“Kırk yaşındayım ve en az on yıldır bir nevrozdan muzdaripim. Psikiyatrik yardım aldım, ama aradığım rahatlamayı bulamadım (on sekiz ay terapi gördüm). 1968 yılında verdiğiniz bir konferanstan sonra, birisinin size uçak korkusunu nasıl yeneceğini sorduğunu duydum. Benim de böyle bir fobim olduğu için dikkatle dinledim. “Parodoksal niyet” tekniği sandığım teknikle, ona, uçağın infilak ederek düştüğünü ve kendisini param parça olduğunu hayal etmesini söylediniz!
Bir ay kadar sonra 4000 km.lik bir yolu uçmam gerekiyordu ve her zamanki gibi korkuyordum. Ellerim terliyor, kalbim çarpıyordu; o adama verdiğiniz öğüdü hatırladım. Uçağın infilak ettiğini; bulutlardan aşağı doğru süzüldüğümü hayal ettim. Fantezimi bitirmeden, birdenbire, çok sakin olduğumu ve sonuçlandırdığım bazı işleri düşündüğümü fark ettim. Fanteziyi bir kaç kere daha denedim ve kendimi yerde bir kan birikintisinin içinde görene kadar devam ettim. Uçak indiğinde sakindim, hatta yeryüzünün kuş bakışı manzarasından zevk almıştım.”
Örnek: 3
“Bir adam gece yatağa girmeden önce ön kapıyı kontrol etme zorlanımından şikayetle toplum ruh sağlığı merkezine gelmişti. İki dakika içinde, ön kapıyı on kere kontrol etmeye zorlandığı noktaya gelmişti. Bundan kurtulmak için kendine telkin verdiğini, ama işe yaramadığını söylüyordu. Ondan, iki dakika içinde kapıyı kaç kere kontrol edebileceğini görmesini, yeni bir rekor kırmaya çalışmasını istedim! ilk önce aptalca buldu, ama üç gün sonra zorlanım diye bir şey kalmamıştı.”
Örnek: 4
“İsterik teşhisi konan kırk sekiz yaşındaki Bayan N., titreme nöbetleri geçiriyordu. Bir fincan kahveyi dökmeden tutamayacak kadar fazla titriyordu. Yazamıyor, kitabı okuyabilecek kadar sabit tutamıyordu. Bir sabah odama geldi; masanın karşı tarafında oturduğu yerde titriyordu. Çevrede başka hasta olmadığı için, paradoksal niyeti gerçekten mizahi bir tarzda kullanmaya karar verdim.
Danışman: Titreme konusunda benimle yarışabilir misiniz Bayan N.?
Danışan: (şoke olmuş durumda): Ne?
Danışman: Bakalım kim daha hızlı ve daha uzun süre titreyecek?
Danışan: Siz de mi titremekten şikayetçiniz?
Danışman: Hayır, böyle bir rahatsızlığım yok, ama istersem titreyebilirim.(Titremeye başladım.)
Danışan: Ah! Daha hızlı titriyorsunuz. (Hızlanmaya çalışıyor ve gülümsüyor.)
Danışman: Daha hızlı, Bayan N., hadi, daha hızlı.
Danışan: Yapamıyorum. (Yorulmaya başlıyor.) Bırakalım. Artık yapamayacağım. (Ayağa kalktı, salona gitti ve kendine bir fincan kahve aldı; ve tek damla dökmeden içti.)
Danışman: Eğlenceli değil mi?
Daha sonra, ne zaman onu titrerken görsem, “Hadi Bayan N., gel yarışalım”, diye takılıyordum, o da “Tamam. İşe yaradığı kesin”, diye karşılık veriyordu.”

3.3. Düşünce Odağını Değiştirme (de-reflection) Tekniği
Aslında paradoksal niyet tekniğine benzer bir tekniktir. Paradoksal niyette asıl yapılması istenenin tersi istenirken, düşünce odağını değiştirmede asıl yapılması istenenin dışında başka bir şey istenir.
Frankl bu tekniğin dayanağını şöyle anlatmaktadır. Bir durum niyetin hedefi olduğunda, dikkatinde hedefi olur. Frankl bunlara “hiper (aşırı) niyet” ve “hiper (aşırı) düşünce” (Bkz. Şekil 1) adlarını veriyor. Bu iki olgu sürekli birbirini pekiştirerek bir döngü oluşturur. Bu döngüyü kırabilmek için de niyeti yada düşünceyi değiştirmek gerekir. Aşırı niyet ve aşırı düşünmeye karşı, düşünce odağının dağıtılması işlemi devreye konulmakta ve böylece problem bu uygulamayla aşılmaya çalışılmaktadır. Düşünce odağını değiştirme tekniği, daha çok cinsel nevrotik yapıda kullanılmaktadır. Cinsel ilişkide, cinsel güç ve orgazm niyetin hedefi yapıldığı anda dikkatin de hedefi olmaktadır. Böylece bir geri-besleme mekanizması oluşmaktadır. Birey, gücünü ve orgazmı garantilemek için bütün dikkatini gücüne ve performansına yöneltir. Bu döngüyü kırmak için, birey güç ve orgazm aramak yerine yani kendini gözlemek yerine kendini unutmalıdır.
Bireyin hiper düşünmesine karşı harekete geçmek ve düşünce odağını değiştirerek, haz arayışını veya orgazmı merkez düşünce olmaktan çıkararak, kendisi olmaya çalışmasını sağlamak gerekmektedir. Bu yaklaşımla bireyin cinsel haz için mücadele etmesi engellenerek, cinsel ilişkide kendisi olmasına yardımcı olunmaktadır. Bireyin dikkati problemi üzerinden başka bir noktaya çekilmekte ve böylece danışanın problemi düşünmemesi sağlanmaktadır.

Şekil 1. Hiper Niyet- Hiper Düşünce
Frankl bu tekniği iktidarsızlık, soğukluk, acılı birleşme gibi cinsel sorunlarda kullanılabilecek bir teknik olarak kullanmıştır ve cinsel sorunların oluşumunu şu şekilde açıklamaktadır:
Birey gücünü ve orgazmı garantilemek için kendine ve performansına dikkat eder. Aynı ölçüde dikkat eşten ve bireyi cinsel yönden uyaracak uyarımlardan uzaklaşır. Sonuç olarak cinsel güç azalır. Bu da bireyin danışanın hiper niyetini arttırır ve böylece döngü devam eder gider.
Bu döngüyü kırmak için danışanın güç ve orgazmı aramak yerine kendi olmalı, kendini vermelidir. Birey kendini gözlemek yerine kendini unutmalıdır.
Örnek:
“Düşünce odağının değiştirilmesi konusunda verdiğim bir dersten sonra, katılanlardan birisi erkek arkadaşının iktidarsızlık sorunu olduğunu dile getirdi ve bu tekniği erkek arkadaşına uygulayıp uygulayamayacağını sordu.
Erkek arkadaşına, tedavi gördüğü için, doktorun kendisine ilaç verdiğini ve bira ay süreyle cinsel ilişkiden kaçınmasını tembihlediğini söylemesine karar verdik. Ertesi hafta öğrenci müdahalenin işe yaradığını bildirdi.”
3.4. Çekici Teknik (The Appealing Technique): Lukas yukarıda tanımlanan üç tekniğin uygulanabilmesi için danışmanın danışanı dikkatlice dinleyip dünyaya bakış açısını anladıktan sonra, durumun nesnel anlamda ne anlama geldiğini keşfetmeye çalışmayı gerektirdiğini belirtmektedir (Ivey, Ivey ve Simek-Downing, 1987). Lukas’a göre bu teknik alkol ve uyuşturucu tedavisi gören danışanlarda ya da diğer tekniklerle ulaşılamayan danışanlarda kullanılabilir. Bu teknik Adsız Alkoliklerin (AA) ve bazı uyuşturucu tedavi gruplarının kullandığı yönteme benzemektedir. Danışman, danışanın durumunun umutsuz olmadığı düşüncesine varır ve danışanın da benzer bir farkındalığa sahip olmasını sağlar. Örneğin uyuşturucu bağımlısı olan bir danışandan “Çaresiz değilim, kendi kaderimi kontrol edebilir ve yönlendirebilirim” cümlesini yüksek sesle söylemesi istenilebilir.
Bu teknik, anlayışlı ve destekleyici bir danışman eşliğinde faydalı olabilir. Psikoanalizin ve davranışçılığın “sofistike” tekniklerinden oldukça farklıdır. Bazı danışmanlar bu tekniği kullanmayı utandırıcı bulabilmektedirler. Çünkü kuramsal anlamda çok derin görünmemektedir. Ancak danışman kendisi inanırsa bu teşvik edici tekniğin bazı danışanlar için işe yaradığını görecektir. Benzer teknikler kullanan Adsız Alkolikler ve benzeri grupların başarıları ortadadır (Ivey, Ivey ve Simek-Downing, 1987).
KAYNAKÇA
1. Altıntaş, E., & Gültekin, M. (2003) Psikolojik Danışma Kuramları. İstanbul: Alfa Yayıncılık
2. Frankl, V. E. (1997) İnsanın Anlam Arayışı. Ankara: Öteki Yayınevi
3. Frankl, V. E. (1998) Duyulmayan Anlam Çığlığı. Ankara: Öteki Yayınevi
4. Ivey, A., E., D’Andrea, M., Ivey, M., B. & Simek-Morgan, L. (2002) Counseling and Psychotherapy. Allyn & Bacon
5. Ivey, A., E., Ivey, M., B. & Simek-Downing, L. (1987) Counseling and Psychotherapy. Prentice-Hall, Inc.
6. Karahan, T., F., & Sardoğan, E., S. (2004) Psikolojik Danışma ve Psikoterapide Kuramlar. Samsun: Deniz Kültür Yayınları
7. Nelson-Jones, R. (1995) Theory and Practice of Counseling. Redwood Books
8. Patterson, C., H., & Watkins, C., E. (1996) Theories of Psychotherapy. Harper Collins

 

Comments are closed.