Category: Okul Öncesi

Okul Öncesinde dil gelişiminin önemi

okul öncesi dil gelişimi

okul öncesi dil gelişimi

Dil, insanların düşünce, duygu, istek v.b. yaşantılarını birbirlerine aktarabilmelerini dış dünyayı yorumlayarak kendi dünyalarına getirebilmelerini sağlar. Dil sayesinde geçmiş ve gelecek zamandan söz edebilir, bilinmeyeni keşfedebilir, düşüncelerimizi yorumlar, kendi kendimizi keşfedebiliriz. Ruhsal ve toplumsal kişiliğimizin oluşmasına katkıda bulunur, kültürümüzün devamını sağlayan dil ile başkalarını, çocuklarımızı, öğrencilerimizi etkiler, öğretir ya da onları yönlendirebiliriz. Dil dünyaya açılan penceremizin biricik anahtarıdır.

Tüm insanlar dil öğrenme potansiyeli ile dünyaya gelirler. Bu bir örümceğin ağ örme yeteneğine, bir kuşun yuva kurma yeteneğine benzetilebilir. Ancak tüm insanlar doğdukları ortamda konuşulan dili kullanırlar. Sınırlı birimlere sonsuz ifade yaratılabilirler. Dilin yaratıcı özelliği insanların iletim ve anlatım gücünü yükseltir, değişik anlamlar kurulmasını sağlar. Dil potansiyeli ile dili kullanma becerisinin içerikleri farklıdır.

Aynı toplum içinde bireylerin birbirinden farklı dil kullanımları vardır. Bireylerin yaşa, eğitimlerine, yaşadıkları bölgelere, ilgili alanlarına göre farklı dil kullanımları dilin bireysel yönünü oluşturur.

Çocukların büyüme ver gelişmeleri doğum anından itibaren büyük bir ilgiyle izlenir. Büyümenin en hızlı olduğu yaşamın ilk yılı ve bunu izleyen altı yaşa kadar olan dönem olarak kabul edilmektedir. Bu dönemde çocukların zihinsel, dil, sosyal ve fiziksel gelişim alanlarında yaşlarına uygun özellikler göstermeleri beklenmektedir. Yaşamın ilk yılında en hızlı gelişim fiziksel büyümede görülürken, ikinci yıl dilin en hızlı geliştiği dönem olarak kabul edilmektedir.

Çocuğun dili kullanmayı öğrenmesi gelişimin en önemli göstergelerinden birdir. Çünkü dil,belirli kurallara dayalı semboller sistemidir. Konuşma ise, dili kullanarak sözlü iletişim kurma yöntemidir. Her dilin sözcük, ses ve gramer yapıları birbirinden farklıdır. Gelişimin doğum öncesinden başladığı görüşüne dayanılarak çocuğun dille ilgili becerileri de bu andan itibaren öğrendiği kabul edilmektedir.

Çocuğun dil gelişimi doğumdan it itibaren izlendiğinde doğuştan getirdiği bir ses kapasitesinin olduğu görülmektedir. Doğumdan sonraki ilk aylarda bebek ağlama, gülme, hıçkırma, bağırma gibi kendiliğinden bir takım sesler çıkarırken, dışardan işittiği sesleri de taklit etmeye başlar. Ses taklitleri, hece tekrarları ve ilk sözcüğün söylenmesi gibi dil gelişimindeki belirgin aşamalar izlenerek çocuğun konuşulanları anlaması ve konuşmaya başlaması gerçekleşir.

Çocuk olgunlaştıkça konuşma mekanizması üzerindeki denetimi artmaktadır. Çocuğun biyolojik kapasitesinin yanı sıra çevrenin ve eğitimin gelişim üzerindeki etkinliği de önem kazanmaktadır. Bu nedenle çocuğun ana dilini kazanırken geçirdiği aşamalarda eğitimin destekleyici rolünden yararlanmak gerekmektedir. Çocuğun ilk dönemlerde konuşması için desteklenmesine, uygun ortamlar yaratılmasına ve uyarıcılar sunulmasına gereksinimi vardır. Dil kullanabilmek doğuştan getirdiğimiz bir yetenektir ama fitili ateşlemek için uyarıcı çevreye ihtiyaç vardır. Darwin’nin de dediği gibi türünün tatlı melodisi anne dili çocuğun ilk donanımıdır.

Çocukta dilin gelişmesi hem onu olgunlaşmasına hem de öğrenmesine dayanır. Bebeklikten sonraki yıllarda bütün normal çocuklar, hatta zeka düzeyi normalin altında olan büyük çocuklar çevrelerinde kullanılan dili öğrenirler. Çocuğun doğduktan bir yetişken oluncaya kadar ana dilini öğrenme sürecini (dil gelişimi denir) çocuk arzu, istek ve ihtiyaçlarını cümlelerle dile getirir. Dil gelişiminin normal olması için zeka ve duyu organlarını normal yapıda olması gerekir. Dil gelişimin niteliği çocuğun zihinsel gelişimini belirler. Dil zihin gelişiminin en sağlıklı göstergesidir.

Dil yönünden kusurlu olan çocuklar kendilerini ifade etmekte güçlük çekerler. Bu durumda çocukta bir çok sorun ortaya çıkmasına neden olur. Dilin sağlıklı bir şekilde gelişmesi çocuğun diğer gelişimlerini de olumlu yönde etkiler. Bu yüzden dil gelişimine önem verip en etkin olduğu çağda yani okul öncesi dönemde bu alanda bol bol çalışmalar yapılmalıdır. Dilin çok önemli olduğu herkes tarafından bilinmekle birlikte buna çok fazla önem verilmemektedir. En önemli unsur bu dönemde çocukların dil gelişimini ilerletmek ve bunu yaparken farkı metotlar kullanarak dili daha da zenginleştirmektir.

Çocuklara drama, oyun, tiyatro, şiir, tekerleme, parmak oyunları, hikaye anlatma, tekrarlama, yorumlama gibi çalışmalar yaptırtarak hem dili düzgün kullanmayı öğretebilir hem de bunu yaparken çocuğun zevk almasını sağlayabiliriz. Çocuk bundan zevk alırsa bu çalışmaları daha çok yapar bu sayada dil gelişim dönemini çok iyi bir şekilde geçirmiş olur. Yani daha iyi bir diksiyonu, daha bir kelime haznesi, daha etkili bir konuşması, bunlara bağlı olarak da daha iyi bir sosyal çevresi oluşur.

Okul öncesinde dil gelişiminin önemi


Dil
 potansiyeli ile dili kullanma becerisinin içerikleri farklıdır. Aynı toplum içinde
bireylerin birbirinden farklı dil kullanımları vardır. Bireylerin yaşa, eğitimlerine, yaşadıkları

bölgelere, ilgili alanlarına göre farklı dil kullanımları dilin bireysel yönünü oluşturur.

Çocukların büyüme ver gelişmeleri doğum anından itibaren büyük bir ilgiyle izlenir.

Büyümenin en hızlı olduğu yaşamın ilk yılı ve bunu izleyen altı yaşa kadar olan dönem olarak

kabul edilmektedir. Bu dönemde çocukların zihinsel, dil, sosyal ve fiziksel gelişim alanlarında

yaşlarına uygun özellikler göstermeleri beklenmektedir. Yaşamın ilk yılında en hızlı gelişim

fiziksel büyümede görülürken, ikinci yıl dilin en hızlı geliştiği dönem olarak kabul

edilmektedir. Çocuğun dili kullanmayı öğrenmesi gelişimin en önemli göstergelerinden birdir.

Çünkü dil,belirli kurallara dayalı semboller sistemidir. Konuşma ise, dili kullanarak sözlü

iletişim kurma yöntemidir. Her dilin sözcük, ses ve gramer yapıları birbirinden farklıdır.

Gelişimin doğum öncesinden başladığı görüşüne dayanılarak çocuğun dille ilgili becerileri de

bu andan itibaren öğrendiği kabul edilmektedir.

Çocuğun dil gelişimi doğumdan it itibaren izlendiğinde doğuştan getirdiği bir ses

kapasitesinin olduğu görülmektedir. Doğumdan sonraki ilk aylarda bebek ağlama, gülme,

hıçkırma, bağırma gibi kendiliğinden bir takım sesler çıkarırken, dışardan işittiği sesleri de

taklit etmeye başlar. Ses taklitleri, hece tekrarları ve ilk sözcüğün söylenmesi gibi dil

gelişimindeki belirgin aşamalar izlenerek çocuğun konuşulanları anlaması ve konuşmaya

başlaması gerçekleşir. Çocuk olgunlaştıkça konuşma mekanizması üzerindeki denetimi

artmaktadır. Çocuğun biyolojik kapasitesinin yanı sıra çevrenin ve eğitimin gelişim

üzerindeki etkinliği de önem kazanmaktadır. Bu nedenle çocuğun ana dilini kazanırken

geçirdiği aşamalarda eğitimin destekleyici rolünden yararlanmak gerekmektedir. Çocuğun ilk

dönemlerde konuşması için desteklenmesine, uygun ortamlar yaratılmasına ve uyarıcılar

sunulmasına gereksinimi vardır.

Dil kullanabilmek doğuştan getirdiğimiz bir yetenektir ama fitili ateşlemek için uyarıcı

çevreye ihtiyaç vardır. Darwin’nin de dediği gibi türünün tatlı melodisi anne dili çocuğun ilk

donanımıdır.

Çocukta dilin gelişmesi hem onu olgunlaşmasına hem de öğrenmesine dayanır.

Bebeklikten sonraki yıllarda bütün normal çocuklar, hatta zeka düzeyi normalin altında olan

büyük çocuklar çevrelerinde kullanılan dili öğrenirler. Çocuğun doğduktan bir yetişken

oluncaya kadar ana dilini öğrenme sürecini (dil gelişimi denir) çocuk arzu, istek ve

ihtiyaçlarını cümlelerle dile getirir. Dil gelişiminin normal olması için zeka ve duyu

organlarını normal yapıda olması gerekir. Dil gelişimin niteliği çocuğun zihinsel gelişimini

belirler. Dil zihin gelişiminin en sağlıklı göstergesidir. Dil yönünden kusurlu olan çocuklar

kendilerini ifade etmekte güçlük çekerler. Bu durumda çocukta bir çok sorun ortaya

çıkmasına neden olur. Dilin sağlıklı bir şekilde gelişmesi çocuğun diğer gelişimlerini de

olumlu yönde etkiler.

Bu yüzden dil gelişimine önem verip en etkin olduğu çağda yani okul öncesi dönemde bu

alanda bol bol çalışmalar yapılmalıdır. Dilin çok önemli olduğu herkes tarafından bilinmekle

birlikte buna çok fazla önem verilmemektedir.

En önemli unsur bu dönemde çocukların dil gelişimini ilerletmek ve bunu yaparken farkı

metotlar kullanarak dili daha da zenginleştirmektir. Çocuklara drama, oyun, tiyatro, şiir,

tekerleme, parmak oyunları, hikaye anlatma, tekrarlama, yorumlama gibi çalışmalar

yaptırtarak hem dili düzgün kullanmayı öğretebilir hem de bunu yaparken çocuğun zevk

almasını sağlayabiliriz.

Çocuk bundan zevk alırsa bu çalışmaları daha çok yapar bu sayada dil gelişim dönemini

çok iyi bir şekilde geçirmiş olur. Yani daha iyi bir diksiyonu, daha bir kelime haznesi, daha

etkili bir konuşması, bunlara bağlı olarak da daha iyi bir sosyal çevresi oluşur.

Okul Öncesi Dönemde Çocuklarda Görülen Korkular

Korku, canlı varlıkların, görünen ve görünmeyen tehlikeler karşısında gösterdikleri en doğal tepkidir. Korku özel bir kişiye, nesneye ya da duruma karşı gösterilen heyecansal bir tepkidir. Fobi ise gerçek herhangi bir tehlike yokken duyulan güçlü, aşırı ve gerçek dışı bir korkudur.

2-6 yaş arasındaki çocuklar çok fazla sayıda korku yaşamaktadırlar. Bu yaştaki çocukların güçsüzlüğü ve bilmediklerinin çokluğu düşünülecek olursa korkuların çok fazla oluşu anlaşılabilir. Çünkü korkuların gelişimi; sosyal gelişim, kişilik gelişimi ve bilişsel gelişimle çok yakından ilgilidir. Çocuklar büyüdükçe, çevrelerini tanıdıkça, bedensel ve zihinsel yetenekleri geliştikçe korkularıyla daha kolay başa çıkabilirler.

2-3 yaş çocukları, yüksek seslerden, elektrik süpürgesinden, gök gürültüsünden, hatta tuvaletin sifonunun çekilmesinden korkabilir. Üç yaşından itibaren somut olayların yanı sıra düşler ve hayal edilen şeylerde korku kaynağı olmaya başlar. Bunun nedeni çocuğun bu dönemde hayal gücünün gelişmekte ve hayalle gerçeği ayırt etmekte zorlanmasıdır. Örneğin bu yaştaki bir çocuk, bir insanın canavara dönüşebileceğini ya da seyrettiği bir çizgi film kahramanının pencereden süzülerek içeri girebileceğini düşünebilir. Bu dönemde düşünme katı ve çocuğa özel olma eğilimindedir. Bu nedenle çocuklar akıldışı, heyecansal tepkiler ve fobiler geliştirebilirler. Genellikle 3-6 yaş arasındaki çocuklar, karanlıktan, yalnız kalmaktan, anneden ayrı kalmaktan, dilenciden, hayaletlerden, devlerden v.b. unsurlardan korkarlar. 6 yaşında hayalet korkusunda artış görülür. Sık sık “yatağımın altında biri var” diyerek odalarında yatmak istemeyebilirler.

Özellikle bu yaşlarda anne ve babadan ayrı kalmak çocuklarda tedirginliğe ve korkuya yol açar. Kalabalıkta birkaç dakika annesinden ayrı kalan 3-4 yaşındaki bir çocuk çok büyük bir korku ve panik yaşar. Gözlerinden korku ve şaşkınlık okunur, yüksek sesle ve bağırarak ağlar. Gerçekten çocukların yaşayabileceği en büyük korku, annenin gitmesi, anne veya babanın onu terk etmesi ve ortalıkta kimsesiz kalmasıdır. Her tehlikede sığındığı anne ve babasının kendisini terk edip gitme olasılığı, çocuğu tedirgin eder ve güvenini azaltır.

Anne babalar, büyük anne ve büyük babalar bazen korkuyu bir disiplin aracı olarak kullanırlar. Bu nedenle farkında olmadan çocukların yaşam boyu izlerini taşıyabileceği korkuların temelini oluştururlar.

Korku koşullanma yoluyla da gelişebilir. Bu nedenle her bireyin korkusu farklıdır. Yüksek bir yerden düşerek canı çok yanmış bir çocuk, büyük olasılıkla yetişkinlik döneminde de yüksek yerlerin yakınından geçerken tedirgin olacaktır.

Koşullanmanın yanı sıra korkular anne babayı örnek alarak veya onların anlattığı öykülerden simgesel olarak da kazanılabilirler. Bazı çocuklar hiç korkutulmadıkları halde ürkek ve korkaktırlar. Genellikle bu çocukların aileleri birçok korkuya sahiptir. Anne veya babanın bir nesne ya da durumdan korkması halinde eğer çocuk bu korkuyu gözlüyorsa, aynı nesne veya durumdan korkacaktır. Örneğin sokakta gördüğü köpekten, evde karşılaştığı çeşitli böceklerden korkan bir anne çocuğuna da aynı korkuları yerleştirecektir.

Bu tutumların dışında korkuya zemin hazırlayan en önemli ortamlardan biri de anne ve babanın aşırı koruyucu ve kollayıcı olmasıdır. Her hareketi, bir zarar görür endişesiyle engellenmiş bir çocuk, neyin tehlikeli, neyin tehlikesiz olduğunu öğrenemez. Her şeyden hatta kendi gölgesinden bile tedirgin olur.

Çocukların korkularıyla başa çıkabilmelerinde yetişkinlerin de büyük rolü olduğu unutulmamalıdır.

Bunun için;

*Çocuğun korkusuna saygı gösterilmelidir. Çocuğun korkusuyla alay etmek onu gülünç duruma düşürmek yapılmaması gerekenlerin başında gelmektedir. Bu tür davranışlar çocuğu küskünlüğe götürebildiği gibi anlaşılmadığı inancını da verebilir.

* Çocuğun korktuğu şeye yavaş yavaş alışması sağlanmalıdır. Korku asla birden bire giderilemez, alıştıra alıştıra giderilebilir. Karanlıktan korkan bir çocuğu, ışığı yavaş yavaş azaltarak karanlığa alıştırmak gibi.

*Çocuğun korkularının geçici olduğuna güvenip sabırlı davranılmalıdır. Çocukların büyüdükçe korkularının üstesinden gelebilecekleri unutulmamalıdır. Çocuklar korkularından daha çabuk büyürler.

*Çocuklara güven verilmesi ve yaşıtların, anne babaların, kardeşlerin model alınması yoluyla korkular azaltılabilir ya da ortadan kaldırılabilir. Çocuk, kendi yaşıtlarının korkusuzca yaptıkları işleri görüp işitirse, kendi de bu “cesur” çocuklar gibi olmaya çalışır ve korkusundan kurtulma yönünde adım atar. Ayrıca çocukların, korkularıyla ilgili olarak söylediklerini dinlemek ve onlara güven vermek sorunun çözülmesini kolaylaştırır

çocuk, okul öncesi, anaokulu,

Psk.Nilay Torbalı ÖZTÜRK

zihinengellier.com